Türkiye´nin
ilk kentsel rehabilitasyon projesi
Ersin
KALKAN
Çok
yakında İstanbul, tarihinin en büyük kentsel restorasyon
uygulanmasına sahne olacak. Unesco Dünya Mirası Merkezi,
Fatih Belediyesi, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsrastlaü
ve Fener Gönüllüleri Derneği tarafından hazırlanan,
``Fener ve Balat Semtleri Kentsel Rehabilitasyon Projesi'' adı
verilen çalışma yakında hayata geçirilecek. Proje, İstanbul´un
en eski iki büyük semtini, onlarca cadde ve sokağı, 1267
tescil edilmiş binayı kapsıyor. Bu yönüyle proje, daha şimdiden
Türkiye´de bugüne kadar hazırlanan en hacimli kentsel
yeniden yapılanma planı olarak da kayıtlara geçeceğe
benziyor.
Proje
çalışmasına 1 Eylül 1987´de başlandı ama bu aşamaya
gaselene kadar bir hayli badire atlatıldı. Bölgenin korunması
gerektiğine ilk inananlar mimarlardı. 1968´de bir grup mimar,
Zeyrek, Fener, Balat ve Ayvansaray´ı kapsayan geniş bir araştırma
yaptı. Bu araştırma sonucu bölgedeki tüm tarihsel ve kültürel
çevrenin elden gitmeye başladığını anladılar. Onlar anladılar
ki, bölgede, dünyada bir eşine daha namayacak denli önemli
eserler var. Ve bu eserlerin bir kısmı ha diyince yıkılacak
duruma gelmiş. Bunu yetkili ve yetkisiz herkese arz ve beyan
eden bu bilim adamları sayesinde 1975´te, önce Zeyrek´te bir
bölge korumaya alındı. 1979-1980 döneminde ise, koruma alanı
biraz daha genişletildi.
Zeyrek´in
kıymetli bölge ilan edildiği 1975´ten sonra yıllarca hiçbir
girişimde bulunulmadı. Yirmi yıl boyunca tek bir çivi bile
çakılmadı. Geçmişi bin beşyüz yıl öncesine kadar uzanan
Molla Zeyrek Camii (Pantakrato Kilisesi) çökmeye devam etti.
Osmanlı çeşmeleri kurudu. Tarihi hamamlar çöktü. Konaklar
yangınlara maruz kaldı. Yokolan konakların yerini, dışı
BTB´li Lazok mimari örnekleri aldı. Beşyüz yıllık
camilerin avluları mezbelelik oldu. Arnavut kaldırılarının
üzerine kat kat asfalt atıldı. Sokakların nefesi kesildi,
insanların ayaklarından toprak çekildi. Fener de böyle,
Balat ve Ayvansaray da. Ve tüm İstanbul da.
Osmanlı
ahşap mimarisinin ve dünyanın en seçkin ahşap yapılarını
bünyesinde barındıran Süleymaniye de ``korumaya'' alınan bölgelerden
biriydi. 1978´in başlarında, İstanbul Üniversitesi 56 konağı,
İstanbul Belediyesi ise, çok sayıda binayı korumaya aldıklarını
ilan ettiler. İçinde oturan aileleri buralardan çıkarıp,
insandan ve onların binaya vereceği olası zarardan yapıları
azade kıldılar. Ama, bir çivi bile çakılmayan bu evlerin büyük
bir bölümü yangınlar sonucu tarihin külleri arasına karıştı.
1982´de
Unesco, Süleymaniye´nin kurtarılması için bir grup yerli ve
yabancı mimarla proje çalışması başlattı. Preje uygulama
aşamasına gelindiğinde finansmanın uluslararası kuruluşlarca
karşılanması hedefleniyordu. 1984 sonrasında İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı olan Bedrettin Dalan, daha çok ``modernite''
yanlısı olduğundan bu projeye sıcak bakmıyordu. Dalan ve
ekibi ``eskimiş ve köhnemiş'' kent parçalarının dozerlerin
kepçesine takılarak sonsuza kadar ortadan kalı, bunların
yerine çağdaş semtlerin kurulmasını savunuyordu. Bu ekip,
anlayışlarını en iyi Haliç kıyı şeridindeki istimlak
olayında hayata geçirme fırsatı buldu. Tarihi ve kültürel
değeri olsun olmasın tüm yapılar dozerlerle denize döküldü.
Venedik Sarayı, Cibali Sinagogu, Ayvansaray´daki 400 yıllık
kayıkçılar sokağı yerle yeksan edildi.
Süleymaniye
projesi belirli bir aşamaya gelip fizibilite çalışması
Dalan´ın masasına indiğinde, Belediye Başkan´ı bunu anında
reddetti. Unesco ve Avrupa Birliği ekibinden, surların onarımı
için para talep etmekle yetindi. Oysa Unesco, tarihi yarımadanın
tamamına yakın bölümünü ``Dünya Kültür Mirası''
listesine almış, karar çoktan bu kuruluşun yetkili organlarında
onaylanmıştı. Unesco tarafından önceliğin Süleymaniye´ye
verilmesinin nedeni, ahşap yapıların bakımsız bırakıldığında,
diğerlerine oranla çok daha çabuk kaybedilecek olmasıydı.
Burayı pilot bölge ilan eden Unesco, ahşap konakların
belirli rant çevreleri tarafından hızla yakılarak yok
edilmekte olduğunun da farkındaydı.
Proje
kurulunun başında Prof. Nezih Eldem bulunuyordu. Hoca, yıllarca
emek vererek hazırladığı projenin, İstanbul gibi bir kentin
belediye başkanı olan zat tarafından uygulamaya koyulmamış
olmasını hala anlayabilmiş değil. Tabii bu karardan sonra
Unesco heyeti tası tarağı toplayıp, Dünya Kültür Mirası
olan kenti terketmek durumunda kaldı. Gittiler ama, akılları
hep arkada kaldı. Yıllarca, bu köhnemiş moderlik anlayışın
aşılmasını beklediler.
Dünyanın
ve Türkiyenin saygın bilimadamlarının beklentileri için kapı,
Habitat II toplantısında biraz olsun aralandı. Tarihi yarımadada
bilindiği gibi iki ilçe bulunuyor (aslında böylesi yerel bölünme
de büyük bir saçmalık): Eminönü ve Fatih. Habitat toplantılarına
Eminönü Belediyesi çağrıldı, Fatih Belediyesi´ne teklif
bile gitmedi. Dönemin Fatih Belediye Başkanı Sadettin Tantan,
göreve geldiği 27 Mart 1994´te ilk iş olarak, Yıldız
Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Mimarlık Tasarım
Sorunları Anabilim Dalı´nda görevli Doç. Dr. Fikret Evci´yi,
başdanışman olarak göreve atadı. Evci´ye önce Zeyrek´i,
sonra da Fener, Balat ve Ayvansaray´ı işaret etti. Bölgedeki
tüm tarihi yapıların, sivil mimari örneklerinin envanterinin
çıkarılmasını isteyen Tantan, ilk günlerden itibaren ilçede
köklü değişiklikler yapılacağının alametlerini verdi.
Ayvansaray´da
Haliç kıyısından başlayıp, Samatya´da denize dökülen
Fatih´in içinde binlerce tarihi eser ve her milletten yüzbinlerce
insan varlığını sürdürüyor. Daha doğru bir deyişle sürdürmeye
çalışıyor. Çünkü, ilçenin fiziki ve sosyal çevre
olanakları, yıllardır ihmal edilmiş olmanın sonucu, insan
yaşamı için elverişli olmaktan çıkmış durumda.
Tantan
ve ekibi ilk iş olarak en mağdur durumda olan Zeyrek için çok
kapsamlı bir projenin hazırlığına başladı. Proje belirli
bir aşamaya geldi ama Fatih, ülkenin en kalabalık ilçelerinden
biri olmasına rağmen bütçesi çok zayıftı. Dolayısıyla
yapılacak olanlarda çok kısıtlı. Belediye, Vakıf ve
Hazineye ait birkaç yapıyı uhdesine alarak onların
restorasyonuna başladı. Zembilli Ali Efendi Tekkesi bunlardan
biriydi. Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı´yla (TEGV)
birlikte belediye bu yapıyı onardı, burada bilgisayar donanımlı
küçük bir eğitim birimi kurdu. Fındıkzade Çukurbostanı
ve Çarşamba Çukurbostanı diye anılan iki açık hava Bizans
sarnıcı de mezbelelik olmaktan kurtarılıp eğitim parklarına
dönüştürüldü.
Habitat
toplantılarına çağrılı olmadığı için sadece izleyici
olarak katılan Tantan, burada Unesco temsilcileriyle gayri
resmi olarak dirsek temasına başladı. Burada ilişkiye geçtiği
uzmanlara Zeyrek projesini anlatan Tantan bölgeyi gezmeleri için
Unesco yetkililerini ilçeye davet etti.
Habitat´ı
izlemeye gelenlerden biri olan Fransız Milletveki Yves Daugo,
Zeyrek projesiyle ilgili bilgi almak için Fatih Belediyesi´ni
ziyaret etti. Kendisine proje ve çalışmalar hakkında bir
brifink verilip semt gezdirildi. Bu geziden çok etkilenen ve
aynı zamanda Unesco´nun önemli isimlerinden biri olan Mösyö
Daugo´ya Başkan Tantan, ``Bizim bir de Fener, Balat ve
Ayvansaray´ımız var. Size orayı da göstermek isterim'' diye
bir teklifte bulundu. Zeyrek´ten çok etkilenen Daugo, İstanbul´da
kalma süresini uzatarak, Başkan´ın isteğini yerine getirdi.
Görenler anlatıyor: Haliç kıyısındaki gezi bittiğinde
Yves Daugo büyülenmiş gibiymiş. Tantan´a, ``hemen hiç
vakit geçirmeden birşeyler yapalım'' dedikten sonra. Paris´e
dönmüş. Bir hafta sonra Unesco´dan Fatih Belediyesi´ne
gelen resmi bir yazıyla proje ``resmen'' başlatıldı.
Fatih
Belediyesi, 1 Eylül 1997´de İstanbul´a gelen Unesco
temsilcilerine, bir toplantı odası, bir de proje salonu tahsis
etti. Ve çalışma başladı. Unesco tarafında yürütülmekte
olan projeye Avrupa Birliği, ilk günlerden itibaren finansman
desteği vereceğini açıkladı. AB´yi etkileyen faktörlerden
biri de bölgedeki sivil toplum örgütlerinin bu projeye dört
elle sarılması oldu. İki semt girişim olan, Fener Gönüllüleri
Derneği ile Balat Güzelleştirme Derneği, daha proje çalışmaları
başlamadan önce kurulmuştu. Semtin eski sakinlerinin kurduğu
Fener Gönüllüleri Derneği, bir Fener - Balat araştırma
enstitüsü kurmak için çalışmalar yapıyordu. Tarihi yapıların
korunması için de çaba sarfeden dernek üyeleri, Unesco
ekibini tüm fizibilite çalışması boyunca semtlerinde ağırladı.
AB,
Yunanistan´ın vetosundan dolayı Türkiye´ye resmi kredi ve
yardımda bulunamıyordu. Fakat NGO´lar için ayrılmış olan
bir başka fonun kullanılmasında AB organları serbestti. AB,
finansman desteğini, NGO´lar fonundan, bölgedeki sivil toplum
örgütleri ve yerel yönetim üstünden vereceğini açıkladı.
Böylece bir anlamda Yunanistan vetosu aşılmış oldu.
Fransız
Anadolu Araştırmaları Enstitüsü de başlangıcından
itibaren proje çalışmasında aktif görev üstlendi. Enstitü´nün
Başkanı Stefanos Yerasimos projenin amacını şu şekilde açıkladı:
``Bölgede
oturan insanların yaşam kalitesini yükseltmek gayesiyle bölgede
bir restorasyon ve rehabilitasyon uygulaması gerçekleştirmektir.
Çalışmanın birinci aşamasında, uygulama öncesi verilerin
toplanması, değerlendirilmesi ve proje önerisini içerecek
bir yapılabilirlik çalışması hedeflenmiştir. İkinci aşamada
ise, fizibilite çalışması sonrası elde edilen veriler
ışığında bir uygulama gerçekleştirmek.''
Belediye
yetkililerinden, ulusal ve uluslararası uzmanlardan, sivil
toplum örgütünden ve enstitüden oluşturulan proje kurulunun
önünde, İstanbul´da daha önce uygulanmış restorasyon ya
da rehabilitasyon projesi örnekleri vardı: Turing Otomobil
Kurumu öncülüğünde yapılan, Soğukçeşme ve Kariye
projesi, Beşiktaş Belediyesi´nin hayata geçirdiği Ortaköy
projesi gibi. Bu örnekler kurulda çok tartışıldı.
Soğukçeşme
Sokağı´ndaki yapılar satın alınmış, insanlar evlerinde
çıkarılmış, oradaki sosyal dokunun da en az yapılar kadar
önemli olduğu gözardı edilmişti. İnsansızlaştırılan
sokak, tiyatro dekoru gibi restore edilerek, turizmin hizmetine
sunulmuştu. Turing Başkanı Çelik Gülersoy, buradaki hatasını
Kariye´de telafi etti. Kurum, Kariye Müzesi çevresindeki
evlerin bir kısmının dış cephe onarımlarını üstlendi.
Mahalleli yerinde kaldı, sosyal doku devam etti.
Ortaköy´de
ise, belediye büyük ideallerle işe soyundu. Projeye göre,
Ortaköy Meydanı düzenlenecek, sokaklar elden geçirilecek, tüm
semt bir kültür ve turizm merkezine dönüşecekti. İstanbul´un
ender çok kültürlü ve dinli bu semtinin kurtarılması için
start verildiğinde Belediye Başkanı Ayfer Atay´ın yanında
haham, müftü ve papaz bulunuyordu. Ortaköy Meydanı´nın düzenlenmesinden
sonraki bir iki sene içinde, bölge kademe kademe, barlar,
meyhaneler ve diskotekler tarafından istila edilmeye başlandı.
Meydan ve çevresi rant çevreleri tarafından kapışılınca,
Boğaz yolunun öbür yanında bulunan Dereboyu Caddesi ve ara
sokaklar eğlence yerlerince yağmalandı. Sosyal doku param parça
oldu ve sonunda Ortaköy, yeni gelenlerle semtin eskilerinin
kanlı çatışmalarına sahne olmaya başladı.
Başkan
Ayfer Atay, elitist bir tutum sergileyerek, tepeden inmeci bir
tavırla Ortaköy´e bir rol biçmişti. Ama, unuttuğu bir şey
vardı: Projesine katmayı aklına bile getirmediği ve orada yüzyıllardır
oturan ahali, böylesi bir ``rehabilitasyonu'' onaylıyor muydu?
İşte
bunların tümü Fener ve Balat Semtleri Kentsel Rehabilitasyon
Projesi´nin başlangıcında tartışıldı. Projenin sadece
fiziki değil aynı zamanda bir sosyal restorasyonu hedeflediği
konusunda taraflar mutabık kaldı.
Proje
Genel Koordinatörü Remi Stoquart, başlangıçta projenin önceliklerini
şöyle sıraladı:
``Sosyal
konutun geliştirilmesi, yani yapıların restorasyonu ve
etkinlik alanlarının düzenlenmesi için yardım ve finansman
önerileri geliştirmek. Bugün, sözkonusu bölgede, eskiden içinde
bir ailenin yaşadığı konutlarda bazen dört-beş ailenin
birlikte yaşadığı tespit edildi. Bu durum yaşam alanlarını
daraltıp, sağlıksız koşulların ortaya çıkmasına yol açıyor.
Ayrıca konutlardaki, mutfak, banyo, tuvalet gibi ortak kullanım
alanlarının sıhhi olmadıkları ortaya çıktı. Öncelikle
yapıların, insan yaşamı için uygun hale getirilmesi
gerekiyor.
Sivil
mimarlık örneklerinin ve tarihi eserlerin korunması ve değerlendirilmesi.
Cami, kilise, sinagog, ahşap ve kağgir binaların iç ve çevre
düznlemelerinin yeniden elden geçirilmesi, onarılması.
Bölgenin
tüm olarak yeniden yaşanabilir bir hale getirilmesi. Sağlık
ocakları, dispanserler, eğitim mekanlarının ihtiyaca göre
ayarlanması. Bu kurumların donatı ihtiyaçlarının karşılanması.
Projenin
bu aşamasında hedefimiz, sosyal konutun geliştirilmesi ve
desteklenmesi için semt sakinlerinin ve kamu gücünün çalışmalara
katılım ve katkı oranının tespit etmektir. Bu doğrultuda
rehabilitasyon çalışması için benimsenecek olan strateji
belirlenecektir.''
UNESCO
çalışma ekibinde şu uzmanlar görev yaptı:
Koordinasyon
birimini: Remi Stoquart (Genel Koordinatör), Nurdane Çağlar
(Genel Koordinatör Yardımcısı), Hakan Meral (Sekreter),
Stephanos Yerasimos (Bilimsel Danışman), Doç. Dr. Fikret Evci
(Yerel Yönetim ile Koordinasyon Sorumlusu)
Yerel
uzmanlar: Prof. Dr. Nur Akın (Mimari Uzman), Doç. Dr. Nilüfer
Narlı (Sosyolog), Doç. Dr. İsmet Oktay (Şehir Plancısı),
Derviş Parlak (Hukuk Uzmanı), Yılmaz Kuyumcu (Mimar, Mimarlar
Odası İstanbul Şubesi İkinci Başkanı, restorasyon
maliyetini hesaplayacak)
Yabancı
uzmanlar: Pierre Lefevre (Şehir Plancısı, projenin takibinden
sorumlu)
Eric
Huybrechts (Şehir Plancısı, şehirsel tasarım çalışmasının
gerçekleştirecek)
Fener
ve Balat derneği yöneticileri.
Kurul
fizibilite çalışmasını 31 Ocak 1998´de tamamlayıp Unesco
merkezine teslim etti. Fizibilite çalışması kitaplaştırılarak
Fransızca, İngilizce ve Türkçe olarak yayınlandı. Proje
Unesco ve AB kurullarında onaylandı. 1 Ocak 2000 yılı itibarıyla
çalışmaların başlanmasına karar verildi. Projeye AB tarafı
NGO´lar fonundan 7 milyon dolar, Türkiye tarafı ise Başbakanlık
Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) fonundan 2 milyon
dolar katkıda bulunmaya karar verdi. TOKİ, Bakanlar Kurulu
kararıyla, tarihinde ilk kez bir kentsel rehabilitasyon
projesine para aktarmış oldu.
Bizi
Koruma Kurulu´ndan kim koruyacak?
Türkiye´de
eski yapıların onarılması her zaman sorun olmuştur. Tarihi
yapıları korumayla görevlendirilen ve Kültür Bakanlığı´na
bağlı çalışan, ``Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma
Kurulu'', kırtasiyeci ve bürokratik yapısıyla en büyük
engeli oluşturmaktadır. Yapınızı projelendirip bu
kurullardan birine sunduğunuzda, onaylanması için asgari iki
yıl beklemek zorundasınız. Birçok yapı, projesi kurullarda
beklerken, yanmış, yıkılmış, yokolmuştur.
«MD-BO»«MD+BO»«MD-BO»Restoratörler
tarihi evlerin belli değişiklere izin verilerek bir yaşam
mekanı olmasından yana. Bu kesim ``Bu yapıları en ufak ayrıntısına
kadar onarmanın imkanı yok. Çünkü eski ustaların becerisi
tarihe karıştı. Ama hiç dokunmayalım dediğimizde evler
zaman ve doğa şartlarına yenilip yok oluyor. Kentin en güzel
yerlerinde olduklarından arsaları da çok değerli. Bu yüzden
mal sahibi eve bir kibrit çakıp sorunu çözüyor. Aynı
yerde iki sene içinde bir apartman görüyoruz. Oysa orjinalliğini
bozmadan, çağdaş değişiklikler yapma izni var. Bu durum
bilinse bu evler kurtulacak'' diyorlar.
«MD-BO»«MD+BO»«MD-BO»İstanbul´da
Anıtlar Kurulu´nun 3 koruma kurulu bulunuyor. Ancak uzmanları
az ve yanlış hazırlanan projeler nedeniyle işlere yetişemiyorlar.
Anıtlar Kurulu´nun 1 ve 2. grup tarihi eser olarak
nitelendirdiği yapılar, kurula yapılan başvurular, ihbarlar
ve kurul tarafından yapılan araştırmalar sonucunda tespit
ediliyor. Belirlenen bu yapıların alıcısı çıkınca, alıcı
tarafından gerekli projeler hazırlandıktan sonra proje
onaylanmak üzere Anıtlar Kurulu´na sunuluyor. Kurul, her iki
grup için belirlenmiş kıstaslara uygun gördüğü takdirde
projeyi onaylıyor. Onama sırasında kurul yerinde incelemeler
yaparak karara varıyor.
Tarihi
yapılar iki grupta sınıflandırılmış:
I.
Grup Tarihi Eserler:
Değerlendirmede
aranan ve 2863 sayılı yasada belirtilmiş bulunan özelliklerden
çoğuna, üstün değerlere sahip olması nedeni ile gelecek kuşaklar
için içi ve dışı ile olduğu gibi korunması gereken,
malzeme değişikliği yapılmadan, sadece bakım ve koruma onarımı
gerçekleştirilebilecek, ayrıca binanın yaşamını devam
ettirebilmesi için zorunlu tesisatın konulabileceği veya
mevcudun değiştirilebileceği yapılardan oluşuyor. Saraylar,
kasırlar ve birçok köşk ile tapusunda kagir ve ahşap yazan
tüm binalar bu gruba giriyor. Bu eserlerde çok fazla
gerekmedikçe hiçbir değişiklik yapılamıyor. Ancak kullanıma
açılan mekanlarda zorunlu ihtiyaçlardan kaynaklanan çok küçük
değişikliklere gidilebiliyor.
II.
Grup Tarihi Eserler
Değerlendirmede
aranan ve 2863 sayılı yasada belirtilmiş olan niteliklerden,
özellikle çevresel niteliklerinin önemi açısından
gabarisinde ve cephesinde değişiklik olmamak koşulu ile taşıyıcı
sisteminde iç kısmında, iç ve dış malzemesinde değişiklik
yapılabilecek yapılar. Plan şemasını bozmayacak şekilde çok
ufak değişiklikler yapılabilir. Çağdaş ortamda mutfak,
tuvalet gibi değişiklikler yapılır.
Fener
ve Balat için hazırlanan projenin bir aşamasında, böylesi
kapsamlı bir çalışma için bu işten anlayan ustaların sayısının
çok az olduğu anlaşıldı. Bu sorunu aşmak ve aynı zamanda
semtteki çocuk ve yetişkinlere meslek kazandırmak amacıyla
bir restorasyon okulu kurulmasına karar verildi. Geçen yüzyıldan
bu yana İstanbul üzerine çalışmalar yürüten, Berlin
Teknik Üniversitesi, restorasyon okuluna talip oldu. İstanbul
Teknik Üniversitesi de okul projesine destek verince sorun çözüldü.
Fener,
Sancaktar Yokuşu´nda bulunan Dimitri Kantemir´in sarayı okul
mekanı olarak seçildi. Vakıflar ve Hazine´ye ait çok sayıda
yapılar topluluğundan oluşan saray, Fener Gönüllüleri
Derneği yöneticilerinin çabalarıyla belediyeye devredildi.
Belediye yetkilileri ve dernek yöneticileri bu yapıların
okula tahsisi için üç aylarını bürokrasinin dipsiz kuyularında
harcamak zorunda kaldı. 3 Ekim 1998´te iki üniversitenin rektörü,
Fatih Belediye Başkanı ve Fener Gönüllüleri Derneği arasında
bir protokol imzalandı. İmza töreninde, Unesco yetkilileri,
başından beri projeye büyük bir destek veren Mimarlar Odası
Başkanı Oktay Ekinci, Alman Büyükelçisi ve çok sayıda
davetli hazır bulundu.
Okulun
hedefi restorasyon alanından gelecek öğrencilere, taş, ahşap,
demir, kalemişi gibi meslekleri öğreterek önce sertifika
vermek sonra da yetişmiş olanları proje alanında çalıştırmaktı.
Restorasyon okulunda, Alman ve Türk öğrencilere lisansüstü
eğitim verilmesi de hedefleniyordu.
Berlin
Teknik Üniversitesi, hemen üzerine düşeni yaptı ve Aralık
1998´de öğrenci ve hocalardan oluşan 18 kişilik bir ekiple
saraya geldi. Yoğun kar yağışı altında 12 gün boyunca çalışan
ekip, binanın rölövesini çıkardı. İki ay sonra da İTÜ´ye
ve belediyeye projeyi gönderdi. İTÜ ise, o günden bugüne
okulun restorasyonu, kadronun hazırlanması için kılını
bile kıpırdatmadı.