MINYATUR

 

Ana Sayfa

Bize Ulasin

Oteller

Turlar

Genel Bilgiler

Restorantlar

 

Müslüman âleminin minyatür dışında tasvire karşı ilgi duymayışı, resim zevkinin de yazı sanatında tecellisine vesile olmuş ve hüsnühat, âdeta mücerret bir resim anlayışı kazanmıştır. (1)

Türk, İran, Moğol, Arap ve Berber asıllı toplumların, Orta Asya'dan İspanya'ya kadar uzanan bir bölgede 7. yüzyıldan çağımıza kadar geliştirdikleri "İslâm Sanatı", devir ve ülkelere göre büyük farklar ortaya koyar. İslâm dünyasında Türk devletleri
çok geniş alanlarda yüzyıllar boyu hâkim olmuş ve çeşitli sanat dallarında yenilikler sunarak "İslam Sanatı"na yön vermiştir.(2)

Varlığı ve diğer İslâm çevrelerinden ayrıcalığı artık tartışmasız olarak kabul edilen Türk minyatürü, köklü bir geleneğe sahiptir.

İlk örneklerini Orta Asya medeniyetinde bulan bu sanat kolu, Türklerin çeşitli dönemlerde Yakın ve Orta Doğu'nun birçok bölgelerini idare etmeleri sonucu geniş bir alanda, yöresel ve diğer sanat gelenekleriyle karışarak az veya çok olarak etkenliğini gösterdi.Türklerin, bu sanat kolunda varlıklarını kesintisiz olarak korumaları ise, ancak Anadolu'ya yerleştikten sonra gerçekleşti. Anadolu Selçukluları medeniyetinden günümüze gelen figürlü duvar çinileri ve resimli el yazmalar, bu dönem resim üslûbunu yansıtırlar. Özellikle, Varaka ve Güllüşah'ın minyatürlerinde geleneksel Türk sanatının tüm özelliklerini buluyoruz. Varaka ve Güllüşah, Peygamber (s) zamanında Arap kabileleri arasında geçen bir aşk serüveninin kahramanlarıdır. Konya'da 13. yüzyılın ilk yarısında hazırlanan eserin resimleri Hoylu Muhammed Abdülmümin tarafından yapılmıştır. Orta Asya Türk tipinin yaşatıldığı ve devrin süsleme unsurlarının yer aldığı minyatürlerde olay zarif ve hikâyeci bir üslûpla resmedilmiştir. Selçuklulardan sonra Anadolu'da Türk kitap resmini yeterince yansıtacak bulgularımız yoktur.

Türk resmi, ancak Osmanlı Sultanı II. Mehmed'in İstanbul'u fethinden sonra üzerinde önemle durulması gereken bir döneme girdi. Kaynaklar, Fatih'in özellikle resim sanatına olan ilgisinin hoşlanmadan öte olduğunu gösterecek niteliktedir. Kendi portresini yaptırmak amacıyla İtalyan ressamlarını davet etmesi, Müslüman sanatçılara onlardan ders aldırarak sarayında yerli portre ressamlarının yetişmesine yönelik çabaları, Fatih'in Batı sanat dünyasıyla bir uzlaşma ortamı yaratmak istediğini gösterir.

Fatih'in ölümünden sonra, Osmanlı resmi Batı uygarlığı ile ilişkilerini keserek, İslâm minyatür ekollerinin etkisini sürdüren bir resim tarzını benimsedi. Bu davranışta, Doğu'da kazanılan önemli zaferler sonucunda İstanbul'a getirilen, Tebriz, Herat ve Hicaz okullarına mensup sanatçıların payı büyüktü.

Saray atölyesinin en geniş düzeye ulaştığı ve Osmanlı minyatürünün gerçek temellerinin atıldığı Kanunî Sultan Süleyman devrinde, çeşitli sanat akımlarını yansıtan pek çok eser hazırlandı. Bir yandan İran okullarının etkisini sürdüren, kalıplaşmış minyatür anlayışının yaşatıldığı, klâsik edebiyata ait eserler resimlendirilirken, bir yandan da yeni üslûpların ortaya çıktığı görülür. Bunların en ilginci, Kanunî Sultan Süleyman'ın 1534 yılında yaptığı "Doğu" seferini, Barboros'un "Akdeniz" ve Kanunî'nin "Macaristan" seferlerini konu alan kroniklerde karşımıza çıkar. Yol boyunca geçilen şehirler, kaleler ve limanların gerçekçi bir yaklaşımla resmedildiği bu eserin yazarı ve ressamı çok yönlü bir kişiliğe sahip olan Matrakçı Nasuh'tur. Sanatçının özellikle, liman tasvirlerinde, Batı dünyasının topografik haritalarından esinlendiği ve bu gerçekçi tasvirlerin İslâm resminin yüzeysel doğa anlayışı ile kaynaştırdığına dikkati çeker. Nasuh'un eserlerindeki gözlemcilik Türk minyatürünün geleceği üzerinde önemli rol oynamıştır.

Matrakçı Nasuh, eserini yazarken nelere dikkat ettiğini şöyle dile getiriyor:
"(...) Ezrin adlı feth olan kaleler ve vilâyetler ve şehirler ve kasabalar ve aralarında bulunan kentler ve ülkeler ve konaklama için durulan hanlar ve köhne kaleler ve harap olmuş yerler ve meşhur dağlar ve zor geçitler ve ünlü akarsu ve çorak yerler ve yeşilliklerinde lâleler kırağıdan neme bürünmüş ve gül bahçesinde gülleri inciye bulanmış olan yerlerin isim ve resimleri ve asıl ve fasılları ve her biri önceden yazılıp betimlendiği gibi yedi iklimin hangisinde bulunmaktadır ve kaç mildir ve mil tarifinde olan sözlerin doğruluğu ve geçerli olan mil nedir ve her şehrin gündüzünün uzunluğu ve gündüzünün kısalığı -ki doğuların ve batıların Rabbinin verdiği anlamla güneşin yükselişi ile batışı arasındaki mesafedir- ve enlemleri boylamlarından kaç derecedir ve doğuda mıdır, batıda mıdır ve güneyde midir, kuzeyde midir(...) birer birer yerli yerinde düzenli ve ölçülü ve süslü ve ayrıntılı resimlerde ve yazıda ve sayısal açıklamalarda beyana getirdim.(...)" Geçmiş yüzyılların bilginleri, Nasuh'ta da görüldüğü gibi yeryüzünü yıldızlara göre adlandırmışlardı. Nasuh'un deyimiyle bunların 'her biri bir yıldıza' bağlıdır. Bu yıldızlar sırasıyla Zuhal (Satürn), Müşteri (Jüpiter), Merih (Mars), Şems (Güneş), Zühre (Venüs), Utarit (Merkür) ve Kamer (Ay)'dir. Özellikle Ebu Reyhan el-Birunî'den naklen, söz konusu yedi iklim bölgesine giren beldeleri sıralayan Nasuh'un, resimleri çizerken de, buna dikkat ettiği görülüyor. Coğrafyaya bağlı olarak; bitki örtüsü ve betimlenen hayvanlar değişiyor. Matrakçı Nasuh
(Nasuhü's-Silâhi bi-Matraki), bu uzun seferi hikâye edip 128 minyatürle süslediği eserini 1537'de tamamladı. (3)

Diğer taraftan, Fatih'in Batı'ya yaklaşımı ile başlatılan portre sanatı da, devrin ünlü portre nakkaşı Nigârî'nin eserlerinde varlığını sürdürdü. Yüzyılın ortalarına doğru saray nakkaşhanesinde Kanunî Sultan Süleyman'ın tahta çıkışından 1558 yılına kadar olan olayları, konu alan 'Süleymanname' adlı şahname tarzında yazılmış bir eserin resimlendirilmesi, Türk kitap resminde önemli bir dönüm noktası
oldu. Yazmanın resimleri Kanunî devrindeki tüm resim akımlarını aksettiren eklektik bir görünüme sahiptir. Eser, çeşitli resim geleneklerine sahip saray nakkaşlarının en zarif ve özenli çalışmalarını kapsadığı gibi yeni denenen kompozisyon şemaları açısından da büyük bir değere sahiptir.


Türk minyatürü 16. yüzyılın ikinci yarısında en olgun ve verimli yıllarını yaşadı. Klâsik Okul veya Tarihî Okul olarak adlandırılan bu dönemde, Türk minyatürünün birçok ayrıcalıkları olduğu gerçektir. Resimlendirilen eserler arasında, Osmanlı İmparatorluk ordusunun büyük zaferlerini, hükümdarın adaletini, sosyal faaliyetleri, bir harp sporu olan avlanmadaki hünerlerini, o devir için önemli olan olayları konu alan şehinşahname, hünername gibi destandan çok tarih kitabı niteliğindeki eserler başta geliyordu. Bu eserlerin resimlendirilmesi için de sarayın en yetenekli sanatçıları sınavlarla saptanıyordu. Şehinşahnamelerin yanı sıra önemli seferleri konu alan kroniklerde de tüm olaylar resimlerle belgeliniyordu. Bu eserler içinde en ilgi çekici olanları, Kanunî Sultan Süleyman'ın son Macaristan seferini ve Zigetvar'da ölümünü konu alan, "Nushet al esrar al ahbar der ser-i Zigetvar" adlı tarihî kitabı ile Sultan III. Murat devrinde Lala Mustafa Paşa'nın doğu seferini anlatan "Nusretname"dir.

Diğer taraftan, Osmanlı-Türk resminin bir diğer özelliği olan ve Fatih devrinin devamlılığını sürdüren portre sanatına da Osmanlı sultanlarının kişiliklerinin anlatıldığı eserlerde belgeleme amacına yönelik tarzda yer veriliyordu.

Klâsik dönem nakkaşları, bu konuları yepyeni bir görüş ve anlayışla resimlendirirler. Sanatkârlar için olaylar, olay kahramanları en önemli unsur olmuş ve bu olayları çevresiyle birlikte kendine özgü bir gerçeklikle resmetmişlerdir. Yaşadıkları devri belgeleme amacına yönelik çalışmaları sonucu Türk sanatkârlarının yapıtları çağdaşları olan diğer İslâm minyatürcülerinin kalıpçı, geleneksel ve sadece kitabı süslemeyi amaçlayan eserlerden ayrılır. Osmanlı minyatüründe doğa; olay kahramanlarını kavrayan basit bir fon durumundadır. Genellikle bir, iki tepe veya ağaçla belirtilir. Doğanın, renklendirilmesinde
göz alıcı renklerden kaçınılır. Sanatçı, sadece çevre konuyla ilgili olduğu zaman, bölgenin belirgin özelliklerini yansıtan gerçekçi bir davranışla nehirleri, kaleleri, ağaçları resmeder.

Mimarî görünümler için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Binalar, şehirler genellikle hayalî olmaktan uzaktır ve Osmanlı mimarîsinin ölçülü süslemeciliğini yansıtır. Birçok defa da, belirli bir yapının devrindeki durumunu belirtecek gerçekliktedir.

Türk sanatçılarının, kompozisyonlarında genellikle düz çizgilere eğilimli oldukları görülür. Özellikle hükümdarın elçi kabülü, tahta çıkş törenleri ve ordunun yürüyüşünü canlandıran resimlerde, bu eğimleri sayesinde imparatorluğun kudretini başarılı bir şekilde aktarırlar.

Klâsik dönemde, tarih kitapları ve şehinşahnamelerden başka Osmanlı halkının günlük yaşantısını, kültürünü, ekonomik gücünü görüntüleyen büyük bir eserin hazırlanması, Türk minyatürüne yepyeni bir renk katmıştır. Sultan III. Murat'ın şehzadesi Mehmed için 1582 yılında düzenlenen sünnet düğünü şenlikleri, bu eserin hazırlanması için vesile olmuştur. Atmeydanında düzenlenen eğlenceleri, Sultan ve davetliler, İbrahim Paşa Sarayı'ndan izlemiştir. Geceleri şölenlerin verildiği, fişeklerle aydınlatılarak çeşitli gösterilerin yapıldığı meydandan,
gündüzleri İstanbul esnafı hünerlerini göstererek geçiyordu. O günün İstanbul'unu gözler önüne seren bu geçit töreninde tekerlekli arabalar üzerine koydukları fırınlarında ekmek pişiren fırıncılar, kumaşçılar, camcılar, balıkçılar, Süleymaniye Camii'nin maketini taşıyarak geçen taşçı ustaları gibi esnaf loncaları becerilerini ortaya koydular. Bu olayın resimlendirilmesi, Osmanlı minyatür sanatçılarına çok değişik olanaklar sağlamıştır. Klâsik okulun birçok eserini resimlendiren Nakkaş Osman'ın yönetiminde kalabalık bir sanatçı ekibi tarafından resimlendirilen eserde iki yüz elliye yakın çift sayfalık minyatür vardır. Bu resimlerde, meydanın durumu, davetli locaları ve Sultan'ın bulunduğu kısım yani değişmeyen unsurlar aynen
tekrarlanır. Buna karşıt, her sahnede ayrı esnaf loncasının gösterisi şölen veya eğlencelerin resmedilmesi eseri monotonluktan kurtarır.

Sultan Murat, saltanatının sonlarına doğru dev bir eserin resimlendirilme hazırlıklarını başlatmıştır. Metni 14. Yüzyılda yazılan 'Siyer-i Nebi' adlı bu eser
Hz. Muhammed'in (s) yaşantısını konu alıyordu. Kitap altı cilt olarak plânlanmış ve sekiz yüz minyatürü olması düşünülmüştü. İslâm âleminde Peygamber'in hayatını âdeta resimlerle anlatan, bu ölçüde bir eser ilk defa gerçekleşiyordu. Kuşkusuz bu tür bir yapıtın ortaya konmasında, Osmanlı sultanlarının din ve dünya gücünü şahsında toplamasının önemli payı vardı. Kalabalık bir sanatkâr ekibi tarafından resimlendirilen eser ancak Sultan III. Mehmed'in saltanat yıllarında tamamlandı. Değişik renk kompozisyonları ve sade anlatımı ile dikkati çeken resimler yeni sanatçı ekiplerinin ortaya çıkmasına ve ön plâna geçmesine yol açmıştır. Yüzyılın sonlarında tarih kitaplarının yanı sıra repertuarlarını hikâye, cifr (fal) kitaplarıyla zenginleştirilen saray atölyesi en verimli dönemlerinden birini daha yaşadı.

Aynı yıllarda imparatorluk merkezinden oldukça uzak bir eyaletin merkezi olan Bağdat'ta da bir minyatür okulunun varlığı hissedilir. Bağdat'ta vali olarak bulunan sanatsever şahısların koruyuculuğunda 1595-1615 yılları arasında gelişen bu okulun sanatçıları tarikat mensubu ve muhtemelen Mevlevî dergâhlarında
yetişmiş kişilerdir. Özellikle Osmanlı Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa'nın valiliği sırasında Bağdat'ta saray kalitesinde önemli eserler hazırlamıştır. Resimlendirilen kitaplar arasında mistik konulu edebî genel tarih hikâye kitapları vs. yer alıyordu. Bu minyatürlerin üslûbu saray okulundan çok farklıydı. Bazı detaylarda 16. yüzyıl İran okullarının etkisinde kalınmasına karşın kendine özgü zengin ve etkileyici renkleri, çeşitli karakterlerin belirtildiği yumuşak hatta yer yer karikatüre kaçan çizgi üslûbuyla bu resimler Türk minyatürünün farklı bir yönünü ortaya koydular.

Bağdat okulu çeşitli nedenlerle daha sonraki yıllarda varlığını koruyamadı. Bunun aksine, saray okulu klâsik dönemindeki kadar verimli olmasa da, kitap ressamlığında varlığını 17. yüzyılın ortalarına kadar sürdürdü. Özellikle
Sultan II. Osman döneminde devrin tarihi ile ilgili eserlerin yanı sıra biyografik edebî
Eserler de resimlendirildi.

Osmanlı kitap resmi 17. yüzyılın ikinci yarısında kesin bir duraklama devri geçirdi. Kuşkusuz bunda imparatorluğu sarsan siyasal olayların ve değişen resim zevklerinin payı büyüktür. Bu dönemde, tarihî kitap ressamlığı yerini günlük hayat
tasvirlerine bıraktı.

Osmanlı Türk minyatürünün ikinci ve son parlak dönemi 18. yüzyılın ilk yarısına rastlar. Türk minyatüründeki bu atılımda, Sultan III. Ahmed ve çevresindeki kişilerin sanata karşı duydukları ilginin payı büyüktür. Bu dönem resim üslûbunun en büyük temsilcisi, son derece verimli ve yaratıcı bir sanatkâr olan Levnî'dir. Sanatkâr şahsiyetiyle bir ekol meydana getiren Levnî'nin en büyük eseri III. Ahmed'in oğullarının sünnet düğününü konu alan "Surname" adlı düğün kitabındaki minyatürlerdir. Levnî'nin üslûbunun en önemli yanı, bir dereceye kadar hacim kazanmış ve resim yüzeyi içinde daha büyük ölçüde yer alan figürlerdir. Sanatkâr çevreden çok şahıslar üzerinde durmuş ve onların en belirgin biçimde sahnede yer almalarını sağlamak için çeşitli şemalar kullanmıştır. Ayrıca figür gruplarını diyagonal, yuvarlak ve derinliğe doğru uzanan kavisli hareketlerle sıralayarak sahnelere derinlik kazandırmaya çalıştığı dikkati çeker. Gerek bu tip sıralamalar, gerekse gölgeli boyama ve drapelerin belirtilmesi ile bir dereceye kadar hacim kazanan figürler Levnî'nin Batı sanatından aldığı etkileri gösterir.

Zaten konu gereği tek bir yere bağlı kalmak durumunda olmayan sanatkâr çok çeşitli şekiller deneyerek gösterileri değişik bir şekilde aksettirtmiştir. Levnî, esnaf loncalarının alaylar hâlinde geçişlerini, çeşitli eğlenceleri, ziyafetleri, hediye takdimlerini, geceleri yapılan ateş oyunlarını, Haliç'te yapılan eğlence ve gösterileri gerçekçi bir yaklaşımla resmetmiştir. Surname minyatürleri, sadece bu devrin üslûbunu göstermesi bakımından değil, eğlencelerin birinci plânda geldiği Osmanlı tarihinde 'Lâle Devri' olarak adlandırılan bu yılların kültür tarihi hakkında bilgi veren önemli bir kaynak eser olarak da değer kazanır.

Devrin diğer eserleri arasında, yine Levnî tarafından yapılmış, o günün kadın ve erkek kıyafetlerini yansıtan çeşitli tiplerin belirtildiği bir albüm ile Osmanlı Sultanlarının portrelerinin resmedildiği "Silsilename" adlı eser de yer alır. Levnî'yi takip eden yıllarda, Abdullah Buharî gibi bazı sanatçılar yetişmişse de, bunların sadece tek figür ve çiçek resimleri yaptıklarını biliyoruz. Levnî ve Abdullah Buharî, Türk minyatürünün geleneksel estetik kurallarına bağlı kalmalarına rağmen, bazı detaylarda üçüncü boyutu aramaya başlamışlardı. Bunda, Osmanlı saray çevresinin Avrupa kültür ve sanatına karşı duyduğu hayranlığın payı büyüktür. Yüzyılın ikinci yarısında bu ilgi giderek artmış, Batılı anlamda ilk resimler denenmeye başlamıştır.(4)


III. Murat zamanında portre ressamlığı da önemli bir yer tutar. Seyit Lokman Çelebi'nin ve Nakkaş Osman'ın işbirliğiyle hazırlanan "Şemailname" ve "Kıyafet ül-insaniye fî şemail il-Osmaniye"de (1579), Osman Gazi'den III. Mehmet'e kadar 12 Osmanlı padişahının portreleri bulunmaktadır. 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra, öteki ülkelerde olduğu gibi Türk minyatürü de önemini yitirdi; 19. yüzyıldan başlayarak yerini tümüyle batılı anlamda resim sanatına bıraktı. (5)


------------------------------
1- İslâm Sanatında Türkler, Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, Mayıs 1976, s.53.
2- İslâm Sanatında Türkler, Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, Mayıs 1976.
3- Atlas Dergisi, Sayı: 73, Nisan 1999, s.125, 126.
4- İslâm Sanatında Türkler, Yapı Kredi Bankası Yayınları, Tifduruk
Matbaacılık, İstanbul, Mayıs 1976.
5- Büyük Larousse, Cilt:16, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1992, s.8.

(Nisan 2001)

 

Ana Sayfa

Bize Ulasin

Oteller

Turlar

Genel Bilgiler

Restorantlar

 

Istanbul Life.Org: Incili Cavus Sok.No:37/3  Alemdar Mah. SultanAhmet Istanbul /TURKEY

Tel: 90 (212) 511 2198 - 511 7556  Fax: 90 (212) 511 21 98 - 520 77 43    e-mail:  info@istanbullife.org