Sevgiden
ve acıdan doğan medrese
Ersin
KALKAN
Şehzade
Medresesi büyük bir sevgiden ve acıdan doğmuştur. Hikayenin
kahramanları arasında padişahların en haşmetlisi Kanuni
Sultan Süleyman, mimarların en büyüğü Sinan ve şehzadelerin
en bahtsızı Mehmet bulunmaktadır. Tarih 16. yüzyılın başları,
mekan İstanbul´dur.
Şehzade
Mehmet, Sultan Süleyman´ın en kıymetli varlığıdır. Daha
minnacık bir çocukkken hastalıkların pençesine düşer.
Koca Sultan, dumanlarla, kan gölleriyle kaplı savaş meydanlarından
gelip sabahlara kadar, kinin yutturulan oğlunun başında ateşlerinin
soğumasını bekler. Şifa bulunca İstanbul´un meydanlarında
şenlikler yaptırır, şehirde aç susuz tek bir insanın
kalmaması için buyruklar verir.
Şehzademiz,
büyüyene kadar bir ölür bir dirilir. Hastalandığında
yemeden içmeden kesilir, belindeki kılıcı bile taşıyamayacak
kadar mecalsiz düşer. Sonra iyileşir, yüzüne kan, bileğine
kılıç tutacak kadar bir kuvvet gelir. Yüzündeki güneş gah
açar, gah bulutların arasında kaybolur. Gün gelir devran döner
ve Şehzademiz büyür.
Kudreti
ve haşmeti pek sevmez. Ve aslında tahtta taçta gözü de
yoktur. Biraz nazenin yetiştiği ve şair ruhlu olduğu için,
değil savaş meydanlarına çıkmak, sürek avlarına bile
gitmemiştir. Önünde bir hayvan kesilemez çünkü onu kan
tutar. Koskoca Şehzade, kan gördü mü cümle alem içinde küt
diye düşüp bayılıverir. Musikiyle arası iyidir, Kanuni´nin
(buradaki ´kanuni´ kanun koyucu anlamına gelir) oğlu çok
iyi kanunidir (buradaki ise bir enstrumandır), geceler boyu
gazeller içinde uyur, sabahları beyitler ortasında uyanır.
Abileri
nazenin şehzadeye kin güder. Sultanın sevgisini kıskanıp,
sarayın loş koridorlarında, kurdukları kumpaslarla Mehmet´i
ortadan kaldırmanın yollarını ararlar. Ama, bir müddet
sonra anlarlar ki bu lanetli işi Kanuni baştayken yapmak
imkansızdır. Kanuni yaşarsa da fitnenin başını çeken büyük
birader tahta geçemeyecektir. Büyük sarayın kalın taş
duvarları, mermer döşemeleri odalarda dönen fitne fısıltılarını,
Sultan´ın yakut, zümrüt, akik ve firuzeden yapılma tahtı
revanına kadar taşır. Osmanlı sarayında sırları küplere
koysanız da kar etmez, padişahın her yerde gözü ve kulağı
vardır. Zaten saltanatını ve canını korumanın başka yolu
da yoktur.
Kanuni
Sultan Süleyman, sıcak bir temmuz akşamı fitne başı büyük
oğlunu, tahtına göz diktiği gerekçesiyle boğdurur. Sultan
Süleyman, tahtını, tacını, kılıcını ve şanını canından
çok sevdiği küçük oğlu Şehzade Mehmet´e bırakmak
istemektedir. Memleketin en iyi hocalarından dersler alarak
yetişen Şehzade Mehmet, Fransız ve İtalyan hocalardan da
yabancı dil, Avrupa görgüsü ve kültürü üstüne eğitim
almıştır. Haris değil, mütevazidir. Nazenindir ama sözünü
dinletir. Oturmasını kalkmasını, saltanatın adabını ve töresini
bilir. Ve Sultan´ca çok sevilir.
Ama
yağmurlu bir sonbahar günü, Manisa´da yataklara düşer ve
bir daha asla kalkamaz. Bir seferden dönmekte olan Kanuni acı
haberi Edirne´de duyar ve rivayet odur ki kendini dışarı atıp
kafasını toprağa gömerek saatlerce ağlar. Takvimler, 18 Şaban
950´yi (16 Ekim 1543) göstermektedir.
Daha
sonra adı Şehzade Külliyesi olan eserin yapımına Mimar
Sinan, Sultan´ın emriyle bu kara günlerin arefesinde başlamıştır.
Cenaze namazı sonrası Kanuni, çok sevdiği oğlunun türbesinin
bu külliyede yapılmasını ve külliyenin adının Şehzade
olmasını buyurur.
Külliye´de
cami, sibyan mektebi, imaret, tabhane ve bir de çok zarif bir
medrese vardır. Şehzade Mehmet´in türbesi baş köşede, kıble
tarafında kurulur. Türbe, 1544´te, külliye, Ağustos 1548´de
biter.
Bizim
bu ayki konumuz işte bu külliye´nin ve hüzünlü hikayenin
ortasında yer alan medresedir. Prof. Dr. Doğan Kuban, İstanbul
Ansiklopedisi´nde kaleme aldığı bir makalede, medrese hakkında
şu bilgilere yer vermiş:
``Dış
avlu duvarının kuzeydoğu duvarını oluşturan yapılardan
biri olan medresenin asimetrik bir planı vardır. Temelde
klasik tipolojiye uygun, bir dersane ve yirmi hücreden , hücreler
arasında girişin karşısında bir eyvan ve helalardan oluşan
basit bir yapıdır. Dersanesi kıbleye dönüktür ve mescit
olarak da kullanılmak üzere bir mihrap nişi vardır.
Medresede de, camide olduğu gibi, taş polikramisi ve saçak
kornişlerinin palmet dizisiyle süslendiği görülmektedir.
Giriş kapısı üzerindeki kitabede medresenin bitiş tarihi
953 (1546-1547) olarak verilmiştir. Bu medrese önce ellili,
sonra da altmışlı medrese olarak İstanbul medreseleri içinde
üst düzeyde payesi olan bir eğitim merkeziydi. 1950´den
sonra kız talebe yurdu olarak kullanılmak için revakları
camekanlarla kapatılmıştır.''
Evet
1950´lerde kız talebe yurdu olarak kullanılan medrese, bir çok
tarihi eserin kaderiyle karşı karşıya kalır ve bir müddet
sonra boşaltılır. Bundan sonra medrese, kendi kaderine teslim
olur diyemeyeceğim çünkü ona kaderiyle başbaşa kalma fırsatı
verilmez. Cami ve çevresinde ne kadar moloz ve çöp varsa bir
bir toplanıp, Sinan´ın büyük bir özenle yaptığı, küfeki
taşları ve Marmara mermeriyle nakış nakış ördüğü bu eşsiz
güzellikteki eserin eyvanına boşaltılır.
Bu
durum geçen yılın son aylarına kadar böylece devam eder.
İşte tam bu zamanlarda Türk Dünyası Vakfı gönüllülerinden
Salih Köksal, İstanbul´un karlarla kaplı bir kış gününde
medresenin büyük kapısından içeri girer. Giriş o giriş.
Mimar Sinan´ın nakış nakış işlediği bu yapı karşısında
büyülenir. Derhal Vakıflar Bölge Müdürlüğü´ne başvurarak
mensubu olduğu vakıf adına bu eseri kiralar ve vakit geçirmeksizin
restorasyon çalışmalarını başlatır. Kendisi de eline
aletleri alıp işe girişir.
Başlangıcı
ve sonrasını Salih Köksal anlatıyor: ``Kar yağıyordu ve
biz medresenin avlusunda çalışıyorduk. Ortalık buz tutmuştu
ama Sinan´ın sabırla işlediği taşlara dokunduğumuzda ısınıyorduk.
Ne açlık geldi aklımıza ne de susuzluk. Günler ve geceler
boyu çalıştık. Medrese bize, biz medreseye usul usul alıştık.
Bana öyle geliyor ki, o şimdi bizi, taşları, nişleri ve beşyüz
yıllık ahşapları gibi görüyor. Yadırgamıyor.''
Yedi
ay gibi kısa bir zaman içinde medrese baştan ayağa elden geçirilir.
Eksik parçalar usta ellerce tamamlanır. Ve geleneksel Türk
yemeklerinin yapıldığı bir lokanta olarak hizmete açılır.
Tıpkı eski çağlarda olduğu gibi ayışığı altında,
kanun ve ezeli dalgınlığımızın ıslığı olan neyin sesi
eşriğinde oturmak isteyenler buraya geliyor. Sinan´ın büyüsünün
etkisiyle olsa gerek, şehrin ortasında olmasına rağmen büyük
ve derin bir sessizlik hakim medreseye. Gün batarken avluda kırlangıçlar,
gece yarısına doğru aydınlatılmış minarenin tepesinde
martılar uçuşuyor. Bu eseri kendi elleriyle yeniden İstanbul´a
kazandıran Salih Bey bize, Sinan´ın Tezküret-ül Bünyan adlı
eserinden bir bölüme işaret ediyor. Ben de, Sinan´ın yüzyıllar
öncesinden yükselen sesini ve vasiyetini insaf sahibi kulaklar
duysun, izan sahibi yürekler bilsin diye buraya naklediyorum:
``Tasarlayıp
uyguladığım birçok cami, mescit ve diğer anıtsal yapıları
bir kitapta topladım. Dünya durdukça eserlerimi gören sağduyu
sahiplerinin çabamın ciddiyetini anlayacaklarını umarım. O
zaman eserlerime insaf ile bakarak, beni hayırlı dualarla
anacaklardır inşallah.''