![]() |
KIMSESIZLIGE DOKUNMAK
|
KİMSESİZLİĞE
DOKUNMAK Ayağıma
mavi galoşları geçirip odaya giriyorum. Müthiş bir gürültü var.
Bir yandan bangır bangır türküler yükseliyor radyodan, bir yandan
eller çırpılıyor, bir yandan da çocuklar bağrışıp koşuşturuyor.
Kutlama var. Beni
karşılayan görevlilere ‘Merhaba’ demeye fırsat bırakmadan üzerime
atlıyor ufaklıklar. Biri çantamı çekiştiriyor, öteki saatimi
inceliyor, bir diğeri tokamı almaya çalışıyor, daha öteki bacağıma
sarılıyor. Zorlukla kanepeye doğru ulaşıyorum. Ceketimi çıkarıp,
çantamı da bir kenara koyarak onlarla rahat rahat ilgilenmek
istiyorum. Ne mümkün! Görevlilerin
yardımıyla çantam ve ceketimden kurtuluyorum. Daha o anda bir tanesi
omzuma tırmanmaya çalışıyor. Bir diğeri ise kollarını açmış
ona sarılmamı bekliyor. Biraz öteden parmak kadar bir kız sümükleri
aka aka bana doğru geliyor. Onun hemen arkasında, kızdan daha da
minikçe, tek gözünü kaybetmiş bir oğlan bana gülümsüyor. Hangi
biriyle ilgileneceğimi bilemiyorum. Hepsini el ele tutuşturup bir oyun
oynatmak istiyorum ama o da olmuyor. Birkaç tanesini ikna etsem de diğerleri
üstümden inmeyi reddediyorlar. Bir ara kendimi halının üzerine
boylu boyunca uzanmış ve üzerimde beş veya altı çocuk oynarken
buluyorum. Gülmeye başlıyorum ve kendimi onlara bırakıyorum. Biraz
sonra Müdür Bey bana doğru yaklaşıyor: ‘Hadi çocuklar, inin
ablanızın üstünden!’ diyor ve bana dönerek diğer kısımlara geçebileceğimizi
söylüyor. Güç bela kalkıyorum. Çocukların şaşkın ve buruk bakışları,
görevlilerin sıcak uğurlamalarıyla bir başka odaya geçmek üzere
çıkıyorum. Diğer
odada da benzer bir manzara ve aynı ilgiyle karşılanıyorum. Yüksek
sesli oyun havaları, benim ve dostlarımın hediye ettiği parlak şapka
ve düdüklerle oynayan çocuklar, birkaç gönüllü abla ve gönüllü
anne ile görevliler. Girer girmez üstüme atlıyorlar yine. Bu kez hiç
karşı koymadan teslim oluyorum. Bana sarılmalarına, saçıma
dokunmalarına, benimle boğuşmalarına izin veriyorum. Anlıyorum ki
istedikleri oyun değil. O parıltılı yılbaşı şapkaları, düdükler,
şekerlemeler, çikolatalar da umurlarında değil. İstedikleri tek bir
şey var, sıcak bir kucak. Kimi
sarılarak ifade ediyor dokunma ve dokunulma özlemini, kimi boğuşarak,
kimi saçımı elleyerek, kimi de bacaklarımdan çekiştirerek. Öylesine
açlar ki dokunmaya ve dokunulmaya, hayatında ilk kez gördükleri bir
yabancıya bile annelerine koşarmış gibi koşuyorlar. Öylesine açlar
ki sevgi ve ilgi görmeye, bir kere sarıldılar mı asla bırakmıyorlar. İçim
burkuluyor. Belli etmemeye çalışıyorum. Müdür Bey yanıma yaklaşıyor.
Yorulduğumu anlamış olmalı. Üçüncü bir odaya girecek halim kalmıyor.
Neden sonra aklıma bir şey geliyor: ‘Bebeklerin olduğu bölümü
ziyaret edebilir miyiz?’ diye soruyorum. Bebekler yürümediklerine göre
yorucu olmazlar diye düşünüyorum, birazdan ne kadar yanılacağımı
bilmeksizin. Galoşları
değiştiriyoruz. Bez kokusu ve sessizlik karşılıyor beni. Güler yüzlü
bir hanım yolu gösteriyor bana: ‘Hoş geldiniz, tam da zamanında
geldiniz. Öğlen uykularını uyudular, şimdi oyun odasındalar.’ Şaşırıyorum,
küçücük bebekler kendi başlarına ne oynayacaklar ki? Oyun odası
dedikleri yere giriyorum. Büyük bir halının üzerinde bir düzine
kadar bebekle karşılaşıyorum. Yavaşça yere oturuyorum. Biraz göz
attıktan sonra en tonton yanaklı, en güleç olanı gözüme kestirip
kucağıma alıyorum. Nasıl özlemişim bebek kokusunu. Bir an için müthiş
bir huzur duyuyorum. Çok geçmeden sağ yanımdan bir ağlama sesi yükseliyor.
Belli ki o da kucağa alınmak istiyor. Odanın en köşesinden başka
bir ağlama sesi berikine karışıyor. Kucağımdakini bırakıp ağlayanları
kucağıma alıyorum, susuyorlar. Ancak bu kez kucağımdan bıraktığım
ağlamaya başlıyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Hangi birine sarılacağımı,
hangi birini susturacağımı bilemiyorum. Hepsine sarılmak, hepsini öpmek
ve kucaklamak gibi bir şansım olmadığı için üzülüyorum. Kocaman
bir yetersizlik duygusu kaplıyor içimi. Kendi
çaresizliğime daha fazla katlanamayarak odadan çıkıyorum. Koridorda
yürürken hıçkırıkları beni takip ediyor. Kapıda beni karşılayan
güler yüzlü görevli şöyle uğurluyor beni: ‘İyi Seneler. İnşallah
bir daha gelmek için gelecek yılbaşını beklemezsiniz. Sizi sık sık
bekleriz. Ama gördünüz işte bir kişi yeterli olmuyor. Arkadaşlarınıza,
tanıdıklarınıza duyurun bizi, herkesi bekliyoruz. Her birimiz bir çocukla
ilgilensek onları kazanabiliriz.’ Kader,
Kısmet, Niyet, Yağmur, Hüzün, Damla, Aynur, Nasip bizi bekliyorlar.
Çikolata, şeker, üst baş, oyuncak umurlarında değil. Onlar sadece
dokunmak istiyorlar. Kimsesizliklerine dokunulsun istiyorlar. Bilmem bu size dokunuyor mu? Selcen Dogan'in diger yazilari asagidaki linklerde bulabilir siniz ...
|
Tel: 90 (212) 511 2198 - 511 7556 Fax: 90 (212) 511 21 98 - 520 77 43 e-mail: info@istanbullife.org