|
Londra’nın
alışveriş merkezlerinden birindeyim. Susadığımı fark
ederek aşağı kata, kafeteryanın olduğu bölüme doğru
ilerliyorum. Neden sonra erkek kasketlerine takılıyor gözüm.
Kareli, iri desenli, küçük kareli, yünlü, tüylü,
rengarenk kasketler…Gözlerim doluyor. Kasketlere bakmaya
dayanamıyorum. Kafamı çeviriyorum ve su almak üzere
kafeteryaya yürüyorum.
…
‘Alo,
dede! Selcen ben! Evet ya, en birinci torunun. Okulum bitti.
Dönüyorum Türkiye’ye. Buradan istediğin bir şey var mı
diye soracaktım!’
…
‘Kasket
mi? Sadece kasket mi istiyorsun? Koyu gri, yünlü? Tamam
tamam, bakarım ben. İnşallah istediğin gibi bir şey
bulurum. Hadi öpüyorum tonton yanaklarından, görüşürüz
İstanbul’da!’
…
Güç
bela onun istediği gibi bir kasket bulmuştum. İstanbul’a
döndüğümde içimde beğenmeyecek endişesiyle kasketi
ona verdim. Çok fazla beğenmedi. Ama giymemezlik de
etmedi. Zaten o öyle her şeyi çok beğenmezdi. Bir dahaki
sefere daha çok beğeneceği bir kasket bulacağıma söz
verdim kendime.
…
Su
aldıktan sonra gözüm yine kasketlerin olduğu yere çevrilmişti.
İşte orada! dedim kendi kendime. Koyu gri, yünlü, hem de
modeli tam dedemin istediği gibi. Bu kez göz yaşlarımı
tutamadım. Tutmak da istemedim. Bir ay önce cenazesinde akıtamadığım
tüm göz yaşlarımı kasketlere bakarak akıttım. Koyu
gri, yünlü göz yaşları. Kasketler dolusu ağladım. Artık
istesem de dedeme kasket alamayacağım için ağladım. O
çok istediği kasketi bulduğuma inandığım için ağladım.
O kasketi alsam ne olur ki bu saatten sonra diyerek ağladım
da ağladım…
…
‘Demek
düğün Kayseri’de? Tabii tabii gelirim, ben Cumartesi günü
Maraş’ta olacağım. Pazar günü karayoluyla geçerim
Kayseri’ye. Üç saat falan sürer herhalde. Peki canım,
Pazar görüşürüz!’
Maraş…Memleket…Beni
görünce sevinçlerinden ağlayan halalar, dondurmalar ısmarlayan
amcalar, sevgi ve merak dolu gözlerle beni izleyen
kuzenler. Haşlama içli köfte, acılı dolma, fıstık
ezmesi, tarhana çorbası…Hartlap’ın inciri, bağ
evlerinin muhteşem bahçelerinin narı, ağaçlarından
koparılan iri üzümler, o nefis kokular…İşte hayat!
‘Yok
halacım, yarın burada değilim, Kayseri’ye gidiyorum. En
yakın arkadaşım evleniyor. Bir daha ki sefere artık!’
Akşam
bavulumu topluyorum. Uzaklardan bir haber geliyor. ‘Duydun
mu?’ Her zaman korkmuşumdur ‘Duydun mu?’ lardan.
Duymamıştım bir şey, kulak kesildim. ‘Mehmet Bey vardı
ya?’ Hatırlayamamıştım. ‘Evet, ne olmuş ona?’
diye sordum yine de. ‘Karısı ve dört çocuğu Maraş’tan
Elbistan’a giderken arabaları traktöre çarpmış!’
Birden kaskatı kesildim. Mehmet Bey’i hatırlayamamıştım.
Karısını ve çocuklarını ise hiç görmemiştim.
Telefonu tutan elim buz gibi oldu. Bir yanım ‘Peki ne
oldu?’ diye sormak istiyordu, bir yanım telefonu kapatmak
istiyordu. ‘Adamcağızın dört çocuğu da ölmüş. Karısı
da yoğun bakımdaymış…’ Kötü bir haber bekliyordum.
Ancak bu kadar fenasını düşünememiştim. Yutkundum ve
yatağıma uzandım.
İnsan
beyni bu kadar büyük bir acıya katlanabilir mi? diye düşündüm.
Kafamda kelimeler uçuşmaya başladı. Acı, kader, Allah,
kaza, traktör, dedem, kasketler, Maraş, Kayseri, cenaze, düğün,
hayat, ölüm…Her kelime bir diğerini beraberinde
getiriyor, her acı başka bir acıyı çağrıştırıyor,
beyin acıları reddetmek için küçük bir sevinç yakalayıp
onunla avunmaya çalışıyordu.
Tanımadığım
Mehmet Bey’i görmek üzere hastaneye gittim. Ancak beni içeri
almadılar. Öğrendim ki Mehmet Bey’e henüz çocuklarının
durumundan bahsetmemişler. Bıçak gibi kesti bir sızı
daha göğsümü. ‘Peki’ dedim ve döndüm.
Ertesi
gün Maraş’tan bir dolu insan konvoylar halinde
Elbistan’daki cenazeye gitmek üzere yola çıktılar. İnsanlar
hep yollarda…diye düşündüm. Yollarda ölüp, yollarda
kavuşuyoruz, yollarda tanışıp, yollarda ayrılıyoruz,
cenaze için yollara düşüyor, düğün için yollarda
geziyoruz. Ben de ötekiler gibi yollara düşmüştüm
yine.
‘Kornaya
bassanıza yahu!’ diye bağırdı yanımdaki çocuk. Gelin
arabasını takip ediyorduk. Kornaya basmalı, düğünümüzü
herkese duyurmalıydık. Yollardaydık yine. Elbistan’daki
cenazeye gidenler de yollardaydı. Bir tarafımı bıçak
kesmişti ya, sesim çıkmıyordu, bir tarafım ise en yakın
dostumun düğünü için arabanın kornasını çalıyordu.
Gülümsemeye
çalıştım. Gözlerimde, dört çocuğunu da kaybetmiş
babanın bu dünyaya sığmayan acısının bir yansıması,
dudaklarımda en sevdiğim dostumun en mutlu gününün
sevinci vardı. Kalbimin bir yerlerinde ise bir daha asla
dedeme kasket alamayacağımı bilmenin burukluğu.
Yutkundum yine ve derin bir nefes aldım, Hayat bu
olsa gerek! dedim kendi kendime: ‘Düğün ve cenaze’.
Selcen
Dogan
Selcen
Dogan'in diger yazilari asagidaki linklerde bulabilir siniz
...
|