![]() |
AVRUPANIN OTEKISI TURKIYE
| Son
yüzyıl içerisinde bilim, teknoloji ve iletişim alanlarında büyük
bir gelişme gösteren dünyamız, bu gelişmenin yarattığı Globalleşme,
Yeni Dünya Düzeni ve Çok kültürlülük kavramlarına
ısınmaya fırsat bile bulamadan, Glokalleşme(yerelleşme), Etnik
kimlikler ve Tekkültürlülük’ü tartışır olmuştur.
Uluslararası ilişkilerin çok yoğun ve karmaşık hale geldiği bu dönemde
‘tanıtma’ ve ‘imaj’ konuları ve milletlerin birbiri ile ilgili
değer yargıları, ülkelerin ekonomik ve siyasal çıkarlarını
etkilediği için son derece önemli hale gelmiştir.
Ekonomilerin
dışa açılması, serbest piyasa düzeni ve rekabet ortamında ayakta
kalabilme kaygısı, uluslararası ilişkilerin olumlu yönde gelişmesi
zorunluluğunu ve tanıtma-pazarlama etkinliklerinin gerekliliğini
beraberinde getirmiştir. Ülkelerin uluslararası hedeflerinin ve dış
politikadaki amaçlarının gerçekleştirilmesi için yapılan
faaliyetlerin tümünü kapsayan siyasal
tanıtmada mevcut olumsuz imajların giderilmesi son derece büyük
önem taşımaktadır. Nitekim olumsuz imajların kökleşmesi ülkelerin
siyasi, ticari ve ekonomik çıkarlarını zedelemektedir. Her ülke
gibi Türkiye’nin de kendine özgü imaj sorunları bulunmaktadır.
Hatta Türkiye’nin hak edilmemiş olumsuz imajları diğer ülkelere
nazaran çok daha fazladır. Bu durumun kesinlikle politik, ekonomik ve sosyo-kültürel
sebepleri olmakla birlikte, ‘ötekileştirilme’den kaynaklanan
sebepleri son derece önemli yer tutmaktadır. Dünyada,
birbirine yakın görülen kültürlerin ülkeleri ve insanları
ekonomik, kültürel ve sosyal işbirliklerinde bir araya gelmekte,
birbirine uzak görülen kültürlerin farklılıklarının altı ise
koyu renklerle çizilmektedir. Asya, Kuzey Amerika ve Avrupa üçlü bloğu
küresel konumlarını stratejik ticaret ittifaklarıyla güçlendirirken,
kendilerini konumlayamayan, hatta konumlamalarına izin verilmeyen ülkeler
giderek daha da yalnızlaşmakta ve kimi zaman hırçınlaşmaktadırlar.
Peki ‘Ötekiler’den farklı olarak nitelendirilişlerinden
dolayı bu ittifakların dışında kalan ülkelerin, yeterince homojen
olmayan ve din, dil ve kültür bakımından ayrılıklar içeren
toplumların dışarıda kalmaları kaçınılmaz mıdır? Bu
büyük resim içinde Türkiye’ye baktığımızda, ülkemizin bu kümelenme
ve gruplaşmaların dışında kaldığını görmekteyiz. Bu dışarıda
kalışta daha önce de belirttiğimiz gibi Türkiye’nin ‘ötekileştirilmesi’nin
rolü büyüktür. Nedir bu ‘Ötekileştirilme’? Bunu anlamak için
öncelikle Türkiye hakkındaki basmakalıp önyargılara, yani
stereotiplere bakmamız gerekecek. Türkiye’ye Batı’dan baktığımızda,
Türkiye’nin Batı’ya yansıyan görüntüsünü anlamamız için,bu
ilişkide önemli rol oynayan önyargılar ve basma kalıp fikirleri
incelememiz gerekmektedir. Türkiye
Batı tarafından ‘öteki’ olarak dışlanmak istendiğinde, etnik
çatışmaların ve insan hakları ihlallerinin yaşandığı Müslüman,
fakir ve kalabalık bir Orta Doğu ülkesi olarak kategorize
edilmektedir. Bu, muhtemelen, Batılı gözlerin Türkiye ile ilgili aklına
gelen ilk resimdir. Elbetteki Türkiye’nin tıpkı Yunanistan gibi
tarihi yerleri, sahilleri, plajları ve güneşli, güzel havası olduğu
bilinir. Nitekim Yunanistan dendiğinde akla ilk gelen çağrışımlar
da bunlardır. Ancak Türkiye söz konusu olduğunda durum farklılaşır
ve Batılı olmayana dair çağrışımlar ön plana çıkar. Hem
Müslüman hem laik, hem Ortadoğu ülkesi hem cennet gibi tatil beldesi
gibi kavramlar birbirleriyle örtüşmediği ve insanların kafasındaki
önyargıları yerinden oynattığı için Türkiye portresinde çelişkiler
vardır. Türkiye dünyadaki kategorileşmelere ait olamayan çoklu özelliklerinden
dolayı ve ‘ötekiler’ tarafından ‘ötekileştirilmiş’ olduğu
için ‘ikiarada bir ülke’ karakterine bürünmüştür.Türkiye
hakkında kitapları bulunan yazar Stone, Türkiye hakkındaki baskın
imajların çeşitli, fakat özelikle geçen birkaç yüzyıldan uzun süredir
Batı’da ortaya çıktıkları gibi pek çok durumda sürekli olduğu
görüşündedir. Sadece son zamanlarda, çoğunlukla Avrupa seyahat endüstrisinden
dolayı Türkiye’ye ait olumlu imajın yüzeye çıkmakta olduğunu söyler.
Gerçekte, modern Türkiye’nin birkaç sayıdaki birbirine bağlı
baskın imajı, Osmanlı İmparatorluğu’nun baskın imajlarıdır.
Benzer imajlar ya da metinler, dini(İslam), kültürel ve tarihi olmak
üzere üç ana düzeyde işler. Batı
dünyası ile Türkiye arasındaki en önemli farkın ve ‘ötekileştirilmesi’ndeki
en önemli sebebin Türkiye’nin Müslüman karakteri olduğu görülmektedir.
Yunanistan’ı Avrupalı ve Türkiye’yi Avrupalı olmayan yapmada
din, çok önemli bir rol oynar. Elbetteki tek sebep bu değildir, ancak
çok önemli bir faktördür. Huntington’un dediği gibi: ”Özelinde
hem Avrupalılar hem de Türkler gerçek nedenlerin Yunanlıların yoğun
karşı çıkışları olduğu, daha da önemlisi, Türkiye’nin Müslüman
bir ülke olduğu gerçeğinde hemfikirdi. Avrupalı ülkeler, 60 milyon
Müslüman ve çoğunluğun işsiz olduğu bir ülkeden yapılan göçe
sınırlarını açma gerçeğiyle karşı karşıya olmak
istemediler.” İster
medya genelinde, isterse daha bilimsel metinler şeklinde üretilmiş
olsun, Türkiye’nin Batı’daki yaygın imajları, sürekli olarak
dini eksende hareket etmiştir. Batı’da politik düzeyde İslam, halk
bilincinde, özgürlük karşısındaki asıl tehdit şeklinde ortaya çıkar.
Onlara göre İslam Türkiye’nin kendisine ve de Avrupa’nın Güneydoğu
Akdeniz kıyı şeridine yönelik bir tehdittir. Müslüman tehdidi,
tabii ki Batı’da uzun bir şecereye sahiptir. Müslümanlar, İslam’ın
doğuşunun hemen akabinde Avrupa için bir sorun olmaya başlar; tanrısal,
entelektüel, politik ve hepsinin ötesinde kültürel bir sorun. Batı’da
yaşayan çok sayıda insan için İslam, hala sahip oldukları o anki
gerçekliğin kesin olarak dışarısında kalır. Bir hayat tarzını,
ayrıntılı olarak düzenleyen düşüncelerin bir koleksiyonu olarak,
el üstünde taşıdıkları ya da değerli tuttukları inançlara, kültürel
olduğu kadar ruhsal anlamda da yabancı görünür. Onları bir düşünce
olarak İslam’dan ayıran körfez, dini sistem şöyle dursun, görünüşe
göre, aşılamaz ve çok derindir. Savaş
sonrası demokratik Batı Avrupa’da, Soğuk Savaş zamanındaki Türkiye’nin
İslam karşıtı imajları, resmi basında gücünü yitirmiştir. Batı’nın
bir ittifakı olarak Türkiye, Avrupa’ya ait yaygın bilinç göz önüne
alındığı sürece, komünizm aleyhtarı kavganın kıyısında kalmıştır.
Ancak İslam’a ve Müslümanlara yönelik kalıpların belirsiz köklere
sahip olduğunun farkına varılmasına rağmen, bazı Batılı
yorumcular arasında, İslam’ın kültürlerdeki esaslı bir çatışma
önerisine dayanan yeni bir tehdit olarak komünizmin yerine geçeceğine
dair artan bir eğilim oluşmaktadır. Soğuk Savaş Dünyası’na ait
basitleştirilmiş yeni bir haritada, Batı için sakınılacak renk,
komünizmin kırmızı rengi değil, Lewis ve Huntington gibi yazarların
Batılı oluşum için günümüzdeki en büyük tehdit kabul ettikleri
unsur olan İslam’ın yeşil rengidir.Batı için İslam, 20.yüzyılın
sonunda, Hıristiyan değerlerine dini bir alternatif olmaktan daha
fazlasını ifade eder; bir çok Batılı için, doğru ya da yanlış,
onların inanışlarına ve hayat tarzlarına yönelik güncel bir
tehdidin sembolü olur. Edward
Said: “İslam her zaman Batı’ya karşı özel bir tehdidi temsil
etmiştir. Batı medeniyetine karşı bir tehdidin temsili olarak görülen
İslam hakkında söylenenler, başka hiçbir din ya da kültürel
gruplaşma için bu derece kesinlikle söylenmemektedir. Şimdi Müslüman
dünyada ortaya çıkan kargaşa ve ayaklanmaların, Avrupa ordularının
kıta Hindistan’ından Kuzey Afrika’nın bir ucuna kadar Müslüman
dünyanın neredeyse tamamına hükmettiği eski günlere duyulan
nostalji dışında, aynı anda kendi taraflarına koyacakları hiçbir
şey üretmeyen basit zihniyetli Şarkiyatçıya ait, kaderci Müslümanlar
hakkındaki klişelerin
kısıtlamalarına maruz kalması bir rastlantı değildir. Körfez Bölgesinin
yeniden işgalini savunan ve İslami barbarlığa gönderme yaparak
yorumlarını haklı gösteren kitapların, dergilerin ve tanınan
simaların son günlerdeki başarısı bu olgunun bir parçasıdır.”
demektedir. Laikleşme,
istisnai bir örnek olan Türkiye dışında İslami dünyada oluşmamış
olduğundan,Ernest Gellner, Türkiye’nin İslam dünyası içinde tek
olduğunu savunur. Türkiye 1920’den itibaren laik bir yol seçmesine
ve Batılılaşmayla Kemalist reformların sonucu olan demokrasi ve
modernleşme projeleri bağlamında oldukça farklı olmasına rağmen
Batı dünyası hala Türkiye’nin kültür ve yaşam tarzı olarak
Avrupa’ya ait olmadığını kanıtlamak istediğinde, onun Orta Doğu
bağlantılarına dikkat çeker. Batılı gözlerde Humeyni ve Şeytan
Ayetlerinin ülkesi İran ile Saddam’ın ülkesi Irak’la sınırları
olan bir ülke olduğu için oluşan imaj şu soruyu beraberinde
getirir: “ İran ve Irak gibi Müslüman olan ve bu ülkelerin komşusu
Türkiye neden bu iki ülkeden farklı olsun ki?” Nitekim
1999 yılında, farklı okuyucu kesimlerine hitap eden üç İngiliz
gazetesi olan The Guardian, The Times ve The Daily Mail incelenerek yapılan
araştırma sonuçlarına göre, bu gazetelerde Türkiye ile ilgili çıkan
haber başlıklarında 38 kez deprem, 20 kez ölüm, 17 kez Kürt ve
Kürtler, 11 kez katil, 8 kez isyan, 7 kez ordu, 6’ şar kez
hapishane, bomba, zaiyat ve kurban, 5’er kez savaş, intihar, İslam
ve başörtüsü, 4’er kez saldırı, terör, soruşturma, 3’er kez
korku, tutuklama, kaos ve PKK, 2’şer kez ise cehennem, ihtilaf,
laiklik, şiddet,soykırım ve enkaz kelimelerinin kullanıldığı görülmüştür.
Sadece bu sonuç bile bizlere Türkiye’ye ne yönden bakılmak istendiğine
dair ipuçlarını vermektedir. Bu noktada medyanın hükümetlere ve
siyasi partilere şekil verebilme gücünü, Kuzey tarafından sömürülmüş
olan Güney’in çilesini Kuzey’in eğlencesine çevirebilme gücünü
hatırlatmaya gerek bile yoktur. İşin asıl kötü yanı, olayları
istedikleri şekillerde yansıtan gazetecilerden çok, bu haber başlıklarını
okuyan insanların kafasında Türkiye ile ilgili oluşan imajdır. Ne
de olsa dünyada olup bitenleri algılama ve yorumlama sürecimizde
gazeteler, özellikle de haber başlıkları en önemli unsurlardır. Yine
aynı gazetelerde yapılan incelemede Türkiye ile ilgili çıkan haber konularına ve bu konuların gündeme geliş sıklıklarına
bakıldığında Türkiye’nin 1999 yılında 110 kez depremle, 42 kez
Kürtlerle, 16 kez siyasi konularla, 12 kez İslam’la, 10 kez baraj
konusuyla, 17 kez futbolla, 10 kez diğer ülkelerle ilişkilerle, 6 kez
AB’ye üyelik konusuyla, 7 kez seyahat ve turizmle, 5 kez
cinayetlerle, 4 kez hapishanelerle, 2 ‘şer kez ekonomik durum ve
Ermenilerle ve sadece 5 kez sosyal yaşamla ilgili olarak gündeme geldiğini
görmekteyiz. Yabancı
basında bir yandan savaş, terör, radikal İslam, Kürt meselesi,
insan hakları ihlalleri ile gündeme gelen Türkiye, bir yandan da güneşli,
gülümseyen insanların denize girdiği reklam afişleriyle yabancı
okuyucuların karşısına çıktığında, gerçekten de karmaşık ve
çelişik bir imaj ortaya çıkmaktadır. Batı’dan bakıldığında başı kapalı, Doğu’dan bakıldığında
başı açık olmakla suçlanan Türkiye, ne sadece Doğu’ya ne de
sadece Batı’ya tam olarak ait olamayışından dolayı ‘köprü ülke’niteliği
taşımakta ve dünya üzerinde oluşan ittifaklara adapte olamamaktadır.
Sonuç
olarak Türkiye hem dışarıya yansıttığı görüntüsü, hem Batı
tarafından algılanışı ve hem de Batı’nın kendisini görmek
istediği gibi değerlendirmesi neticesinde çelişkilerle dolu bir imaj
sergilemektedir. Elbetteki bu imajda Türkiye’nin kendi hakkındaki önyargı
ve görüşleri içselleştirmesinin de payı vardır. Türkiye,
bir an önce köprü üzerinde sıkışıp kalmış ülke görüntüsünden
sıyrılmaya çalışmalı ve sahip olduğu olağanüstü zengin kültürünü,
tarihini, turizm değerlerini, coğrafi ve etnik çeşitliliğini
avantaja dönüştürecek bütünleşik bir strateji izlemelidir. Doğu’nun
Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya ulaştığı nokta olma yolunda
arada sıkışmaktansa, kendi kimliğini, dünyada hiçbir ülkeye nasip
olmamış bu zenginliği olduğu gibi kucaklayarak oluşturmaya çalışmalıdır. |
Selcen Dogan'in diger yazilari asagidaki linklerde bulabilir siniz ...