ASAGI DUZEYE YUKSELEN DEGERLERIN TURKIYESI

 

Ana Sayfa

Bize Ulasin

Oteller

Turlar

Genel Bilgiler

Restorantlar

 

Akşam saat on bir sularıydı. Gecenin sakin büyüsü sarmıştı İstanbul’u. Bugün doğum günümdü bir yaşıma daha girmiş tastamam otuz iki olmuştum. Bir gariptim o gece eve geldiğimde hüzünlü bir müzik dinlemek istedim, sabahın ilk ışıklarına kadar Tuluyhan Uğurlu’yu dinledim. Sabahın o ilk ışıklarında Haliçten uzanıp da gelen vapur sesleri ile karıştı müzik kulağıma.

İstanbul, Tuluyhan Uğurlu, vapur sesleri, martıların çığlılıkları. Tüylerim diken diken oldu, serin bir dinginlikle büzüldüm koltuğa. Gün boyu çapsız ve çirkin olaylarla uğraşan bir toplumun bireyi olarak, geleneksellikle karışmış, İstanbul’u ve aşkı da anlatan bu müziğin hoşluğu sonu olmayan bir mutluluktu.

Dışarıyı kızıl güneş aydınlatır, sarı ışıklar pıtır pıtır söner. Havada yazın ve sabahın güzel kokusu, bir de yalnızlığın ekşi tadı. Mutfaktan, buruk çayın demlenme fokurtusu ocağın tatlı mırıltısı da gelsin azıcık. Bir Salı sabahı ortalık dingin. Bu yüzyılın sevimsiz motor gürültülerinin en aza indiği silinip gittiği bir sabah. Vapur düdüğü, martı çığlıkları çok uzaktan yankılansalar da o kadar da ters düşmüyor müziğe. İyi kötü zorlama da yaratılmış olsa bir imparatorluk dinginliği.

Hani o ucu kıvrılıp giden eski sokaklar gibi. Göze görünmeyen ama yakın olduğu anlaşılan çeşmenin kesik su şıkırtıları, bir köşkün bahçe duvarından uzanmış mor salkım dalı, fırlak Arnavut kaldırımı, yoğurtçu çıngırağı. Aşı boyalı kırmızı evler, maltız kokusu, derin sessizlik ve hüzün. Hilmi Yavuz’un deyimiyle, hüznün bize en çok yakışan olması mı? Hüzün. Artık bizim olmayan bir İstanbul’un saltanatlı hüznü.

Tuluyhan’ın eşsiz müziğini düşündüm, nereden ve nasıl girmişti hayatımıza, onun müziğini oluşturan neydi onu düşündüm. Ney sesinin ulviyeti mi, Dede Efendi, Itri, Udi Cemal, Münir Nurettin mi?

Güzeşt arzu ez had be-pay-ı bus-i tu m ara
Selam-ı merdüm-i çeşmem ki kuyed an kef-i par a


Hiçbir şey anlamadınız değil mi? Ben de anlamadım! Ama siz gidin bir de onun müziğini dinleyin. Yoksa musikisini mi demeliydim? Çünkü Hafız Şirazi’nin bu dizeleri, aynı zamanda şarkı sözüdür. Abdülkadir Merlagi’nin devr-i revan usulünde nihavent kebirkar bestesi.

Peki altı yüz yıl önce yapılmış bir bestenin bugün dinleyeni tarifsiz hüzünlere sokmasındaki giz nedir? Hüznün bize en çok yakışan olması mı? Bize yani Türklere Osmanlının çocuklarına. Yoksa iki yüz yıldır popomuzu yırtıyoruz da bir türlü batılılaşamıyor, ait olduğumuz uygarlık çemberini değiştirmiş görünüyoruz, eski kültürümüzün muhteşem ürünleri böyle gelip gelip bizi bulunca kendilerini çatır çatır kabul ettiriyorlar bu mu gerçek olan? Ve bizim ar damarımız bütün bütüne de çatlamamışsa çok şükür, Abdülkadir Merlagi Efendi’yle Mustafa Itri Efendi’ye yeniden dönüp onların seslerine kulak verdiğimiz zaman, mesela Mahsun Kırmızıgül’ün Allah’ını Seveyim Uğrunda Öleyim Bebeğim Benim gibi geri zekalılıkları dinlemekten yanacıklarımız da azıcık kızarmıyor mu?

Tahrik-i zülf-i anbereş ez-hab bidareş küned

Ne demekse? Ne demeye geldiği hiç mi hiç önemli değil. Tadına bakın asıl siz. O çoktan unutup gitmiş olduğumuz eski tadına müziğin. Ney usul usul başka ve azıcık da ürkütücü bir evrende dinginlik üfler, kudüm adım adım kaçınılmaz şekilde ölüme giden ayak seslerimiz gibi vurur, kadınlarla erkeklerin uyumlu, birbirinin üzerine basıp geçmeyen sesleri, içlerinde didişilmeyen o eski Osmanlı evlerinin huzurunu bize yeniden hatırlatırken. Gözümüzün ucunda iki damla da yaş biriktiren o lezzetine.

Ya siz Bach’ı severmisiniz? Bach dinsizdi ama her hafta bir Kantat bestelerdi! Kantat klasik müzikte dinsel temaları işleyen bir beste türü. Hıristiyanlık dünyasındaki en güzel din müziği bestelerini yapan Bach’ın dinsiz olması da gerçekten garip. On sekiz çocuğu vardı ve hepsi de ayrı kadındandı. Dinsiz ve çok kadınlı olmanın günümüz Türkiye’sinde ne kadar insanca değerlendirileceğini düşündüm. Bach klasik müziğin temel taşıydı. Bach olmasaydı Mozart’da olmazdı… Mozart Bach’ı inceleyerek yön verdi müzik anlayışına. Mozart olmasaydı Beethoven’da olmazdı herhalde.

Kültür dediğimiz olgu, birbirinin üstüne konan taşların çağlar boyu yükselmesidir. Düşünmeye başladım. Biz nereden gelmiştik, büyük İbo’lara, küçük İbo’lara? Kürdili hicazkardan mı? Ya Müslüm Gürses’lere, jiletle göğüs bağır parçalatan ulviyete nasıl ulaşmıştık? Acemşiran makamından mı? Nihavent makamı mı yol açmıştı, gülü kırmızı Mahsun’ların “Allahını seveyim uğrunda öleyim bebeğim benim…” güftesinin ardında yatan, “Gel seni bir becereyim!” imasına? Mahuru mu sorumlu tutmak gerekiyordu., “Canısı canısı ömrümün yarısı” feryadından? Dergah müridi türkücü, ne denli esinlenmişti hıngıl hıngıl kafa sallayıp, orangutan çığlıkları atarken, sultani yegah figanlarından?

Aşağı düzeye yükselen değerlerin Türkiye’sinden, Dede Efendi, Abdülkadir Merlagi, Mustafa Itri, Udi Cemal, Münir Nurettin falan mı suçluydu?

Müziğimiz bu seviyesizliğe geldiğine göre, düşündüm acaba eskiden cellat olanlar bugün ne oluyordu. İşkenceci mi, çeteci mi, tecavüzcü mü, uyuşturucu kaçakçısı mı, bakan mı?

Hakan ÇİFTÇİ, Competitive Advantage of Turkey Genel Koordinatörüdür.

Hakan CIFTCI

Hakan Atakan Ciftcinin diger yazilari okumak icin tiklayiniz !!!!

 

Ana Sayfa

Bize Ulasin

Oteller

Turlar

Genel Bilgiler

Restorantlar

 

Istanbul Life.Org : Ishak Pasa Caddesi No: 6 Floor : 2 Sultanahmet / ISTANBUL - TURKEY
Tel
: + 90 (212) 458 13 19   Fax : + 90 (212)  458 13 19  - 458 13 18  E-mail :  info@istanbullife.org